26 Temmuz 2008 Cumartesi

CAPPADOCE


La Cappadoce située dans l'actuelle Turquie, est un ancien pays d'Asie Mineure. Elle est connue pour ses habitations troglodytiques.

Région traditionnelle de commerce avec les Assyriens, à cause de ses mines (or, argent, cuivre), elle est envahie par les Hittites au IIe millénaire av. J.-C., et intégrée à l'Empire, qui y établit sa capitale Hattusha (actuelle Boğazkale) jusque vers -1200. Ensuite, elle fait partie de l'Empire perse, intégrée par Darius à la troisième satrapie. Ce sont les Perses qui lui donnent le nom Katpatuka (« pays des chevaux de race »), qui donnera ensuite « Cappadoce » — les Grecs, quant à eux, donnent aux Cappadociens le nom de « Syriens blancs ». Elle continue à être gouvernée par ses propres dirigeants, organisés en une aristocratie de type féodal. Elle devient ensuite indépendante sous le roi Ariarathe Ier, qui reconnaît symboliquement la suzeraineté d'Alexandre le Grand et fonde une dynastie.

Sous Ariarathe IV ont lieu les premiers contacts avec Rome. La Cappadoce devient alors l'alliée de l'empire contre les Séleucides, mais elle est vaincue. Suit une période confuse , au terme de laquelle la dynastie d'Ariarathe disparaît dans les guerres contre le royaume du Pont. Rome vient alors alors à son secours pour repousser Mithridate VI, roi du Pont, et maintient au pouvoir Ariobarzane Ier, dénommé Philoromaios (« ami des Romains »). La Cappadoce soutient ensuite Pompée, Jules César, Marc Antoine, enfin Octave. En 17, par suite de la disgrâce du roi Archélaos, la Cappadoce est intégrée par Tibère à l'Empire romain, dont elle devient une province.
Paysage de la Cappadoce.

En 371, l'empereur Valens divise la province en Cappadoce Première (chef-lieu : Césarée) et Cappadoce Seconde (chef-lieu : Tyane).

Dès le IVe siècle, le christianisme se répand : deux évêchés, Césarée et Tyane, sont fondés. En 536, Justinien crée l'évêché de Mokissos ; basiliques et oratoires se multiplient. Au début du VIIIe siècle, la contrée est harcelée par des raids arabes et les souterrains deviennent des refuges.

Surviennent ensuite les problèmes religieux et politiques de l'iconoclasme : professé à partir du VIIIe siècle et jusqu'en 843, l'iconoclasme refuse les images religieuses pour éviter l'idolâtrie. Les empereurs byzantins y trouvent un moyen de limiter le pouvoir grandissant des monastères. Mais en 843, l'iconoclasme est déclaré hérétique et le pays retourne à l'orthodoxie.

Au XIe siècle, la Cappadoce est conquise par les Turcs, d'abord Selçuks (Seldjoukides), puis, au XVe siècle, Osmanlis (Ottomans). Lentement mais sûrement, ses populations passent à l'islam et à la langue turque pour ne plus payer le haraç (impôt sur les non-musulmans) et pour être des citoyens à part entière. Au XVIIIe siècle, les derniers ermitages troglodytiques sont abandonnés.


GEOGRAPHİE

Le paysage de Cappadoce présente une morphologie se caractérisant pour l'essentiel par des plateaux formés par les cendres et les boues rejetées par les volcans avoisinants, des gorges, des cheminées de fées, ainsi que de grandes plaines constituées de résidus volcaniques.

Sous l'effet des variations thermiques, le sol se désagrège, permettant à l'eau de s'infiltrer et d'en éroder la croûte. Ainsi, quand le tuf est très tendre, il se désagrège totalement pour former une plaine poussiéreuse, tandis que sur les reliefs pentus, l'érosion crée canyons, mesas, cônes, pitons et cheminées de fées, dans lesquels les communautés monastiques byzantines ont aménagé, entre le VIIIe et le XIIIe siècle, une multitude de couvents et d'églises rupestres décorées de fresques. Pour les historiens de l'art, la Cappadoce constitue un laboratoire où ils analysent l'évolution picturale de l'Église d'Orient, avec 150 sites encore préservés. D'autant que les musulmans n'ont pas, ici, récupéré ces églises pour en faire des mosquées : aucune n'est orientée vers la Mecque comme l'impose la religion islamique pour tous les monuments devant servir à la pratique du culte. Les sites les plus remarquables sont la vallée de Göreme, les canyons d'Ilhara et de Soganlı, ainsi que la ville souterraine de Derinkuyu.

KAPADOKYA-CAPPADOCİA

KAPADOKYADA BALON İLE SEYEHAT

KAPADOKYADA BALON İLE SEYEHAT
Gerek peri bacalarının arasında süzülerek, gerekse muhteşem Kapadokya manzarasını yükseklerden izleyerek yaptığımız her uçuş başlı başına olağanüstü bir macera oluyor.(Every flight is a fantastic adventure as we float intimately amongst the fairy chimneys and soar over the magnificent Cappadocian landscape)

KAPADOKYA CAPPADOCİA

Masalımsı Peribacaları, gizemli yeraltı şehirleri, taş işçiliği ve keşfedilmeyi bekleyen yüzüyle Kapadokya, yolu düşenleri kendine aşık eden bir diyar. Kapadokya’yı gezdikten sonra masallara daha çok inanacaksınız. Periler şehridir Kapadokya. Masallar diyarı... Bir üçgen gibi Anadolu’nun tam ortasında saklar kendini, Medeniyetlerin beşiği Anadolu’da... Burada hangi yolda ilerleseniz önünüze beyaza yakın renkleriyle taş yapılar, yeraltı şehirlerine açılan kapılar, devasa heykeller gibi duran peri bacaları çıkar. Ürgüp, Göreme, Avanos üçgeninde gezdiğimiz Kapadokya’da yerleşimler kasaba havasında. Gittiğiniz heryer aynı gibi görünse de, farklı dünyalara girdiğinizi bilin. Avanos’un sabah ve gece sizi donduran soğukları Ürgüp ve Göreme’nin gündüz yakan sıcağı, çeşit çeşit peri bacaları, birçok medeniyetin bölgeye yayılmış eserleriyle burası hala ne kadar keşfedilse sürekli gizini koruyan bir bölge. Erciyes’in dumanlı ulu doruğunun gökkubbeyi, Kızılırmak’ın kavis çizerek toprağı tuttuğu bu yöre; geçmişten bugüne önemli bir yerleşim yeri olmuş. Geçimi taştan, evi taştan, yatağı taştan bir memleket Kapadokya. İdari olarak Nevşehir ili içinde yer alan Kapadokya, tarihsel olarak bakıldığında daha geniş alanlara yayılıyor. Antik dönemde adı Nysa olan Nevşehir özellikle Osmanlılar da Lale Devrini başlatan Sadrazam İbrahim Paşa ile anılır. Günümüzde turistik açıdan gezi güzergahını Ürgüp, Göreme, Avanos, Acıgöl, Derinkuyu, Kozaklı, Gülşehir ve Hacı Bektaş olarak belirlemek daha doğru olacaktır. Kapadokya deyimi dönüşerek günümüze gelmiş. Kelimenin aslı Farsça Katpatuka’dan geliyor. Yani: Güzel atlar diyarı. Bir zamanlar Kapadokya Roma arenalarına yetiştirdiği atlarıyla ünlüymüş ve bugünlere sadece adını miras bırakmış. Nevşehir Otogarı’ndan çıkıp 20 dakika uzaklıktaki Göreme’ye gitmeye karar verdiğimizde bizi öncelikle hiçbir kaleye benzemeyen bir yapı karşılıyor: Ortahisar Kalesi. Rönesans’ın ünlü ressamı Pieter Brueghel’in 1563 tarihinde yaptığı Babil Kulesi tablosu bugün Ortahisar Kalesi ile hayat buluyor. Sanki Brueghel, Kapadokya’yı gezdikten ve Ortahisar’ı gördükten sonra bu ünlü tablosunu yapmış. Bu tabloda insanların birbirinin dilini anladığı ve tanrıya ulaşmak için yaptıkları kulenin tanrının lanetlemesi ile insanların çeşitli dillere ayrılmasının hikayesi anlatılır. Kapadokyada çeşitli dilleri konuşan kültürleri yansıtır her köşesinde. Pagan inanışlardan ilk Hristiyan kiliselerine, camilerden külliyelere doğu ve batının tüm inançlarının simgeleriyle dolu. Ortahisar Kalesi tüm anlattıklarımın özeti aslında. Nevşehir - Ürgüp yolu üzerinde stratejik yüksek konumu ile Ortahisar geçmişte korunaklı bir yerleşim sağlamış. Ortahisar’dan tüm Göreme ve Avanos rahatlıkla görülebiliyor. Göreme Vadisi ayaklarınızın altında beliriyor, yanyana yapılmış küçük beyaz evler, evlerin hemen çevresinde duvar gibi yükselen peri bacaları ve peri bacaları arasında uzanıp giden yollar. Ortahisar Vadisi’nde Üzümlü Kilise, Sarıca Kilise ve başka birkaç kilisenin yanısıra doğal taş yapının oyulması ile yapılmış soğuk hava depoları bulunuyor. Uçhisar’dan Göreme Kasabası’na indiğinizde sizi çarşının turistik havası sarıyor. Bir turiste satılabilecek her türlü yöresel ürünler tezgahlarda yerini almış. Çömlek ve alçılardan yapılmış heykelcikler, peri bacası modelleri, Ortahisar’ın üç boyutlu tabloları, yöreye has dokuma ve çanta modelleri... Çevrede Kapadokya’yı deve sırtında görmenizi sağlayan deve turcuları bile var. Göreme Açık Hava Müzesi kasaba merkezinden sadece 2 km uzaklıkta. Bu vadide ilk dönem Hristiyan inancını yansıtan yapılar ve eserler bulunuyor. Kayaların ve peri bacalarının oyulmasıyla yapılmış o döneme ait yerleşimlerin hemen hepsinde şapeller, yemekhaneler, oturma mekanları ve hatta taşların oyulmasıyla yapılmış devasa yemek masaları bulunuyor. Duvarlara işlenmiş fresklerde İncil ve Hz. İsa’nın hayatından öyküler anlatılıyor. GAVURUN ASKERLERİ YA DA PERİBACALARI! Kapadokya’ya insanları asıl çeken şeyin peribacaları olduğu söylenir çoğu zaman. Bir doğa harikası olan peribacaları yöre insanı için farklı anlamlara da geliyor. Doğal ve jeolojik bir tarihe sahip olan peribacalarının yöre halkı arasındaki hikayesi ise şöyle: Bir Kapadokyalı aile harmanda ekinini kaldırırken tozu dumana katarak bir ordu gelir. Bu ordu köylülerin ekinlerine, hayvanlarına el koyar. Daha sonra gene tozu dumana katarak uzaklaşırken zarara uğrayan kadın ‘Ekmeğimize, aşımıza el koydunuz. Allah sizi taş etsin” diye bağırır. Yaşlı kadının duası kabul olur ve o askerler taş kesilir. O taş askerler de peri bacalarıdır. O yüzden yöre halkı peribacalarına ‘gavurun askeri’ de diyor. Esasen peribacaları denilen yüzey şekilleri dördüncü jeolojik zamanda Erciyes, Hasandağı ve Melendizdağı’nın volkanik hareketleri sonucunda oluşmuş. Peribacalarının oluşumundan çok sahip oldukları şekiller dikkat çekiyor. Kapadokya yöresinde genel olarak üç tür peri bacası formu görülüyor. Normal ve tam oluşmuş peri bacaları ucu açılmış kurşun kaleme benziyor. Bunları daha çok Göreme civarında görüyoruz. İkinci tip peribacalarının üst kısmında ise küçük taş parçalar bulunuyor. Şapkayı andıran bu taşlarla peribacaları mantara benziyor. Bu peribacalarını daha çok Ürgüp, Gülşehir ve Açıksaray yönünde görüyoruz. Üçüncü tür peribacalarının ise kenarları dik, tepeleri sivri ve çevreleri yuvarlak. Bunlara da Zelve ve Paşabağ’da rastlıyoruz. Peribacaları bugün turistik olarak sadece gezilen, dışardan bakılan yerler değil. Eskiden ev ve yaşam alanı olarak kullanılan peribacalarının birçoğu bugün otel ve restaurant olarak da günlük yaşamın içinde yer alıyor. Kapadokya’ya gittiğiniz de peribacalarından oluşan bir pansiyon da kalabilirsiniz. Peribacalarını oluşturan volkanik maddeler hala oluşumlarını sürdürüyor, yani peribacaları aşınmalarla yeniden şekilleniyor. Kapadokya’nın 50 yıl önceki yapısı bundan farklıydı ve 50 yıl sonra peribacalarının görünümü daha farklı olacak. Bunu herhangi bir peribacasına dokunduğunuzda hissediyorsunuz. Bizler gibi nefes alıyor sanki peribacaları, doğuyor, büyüyor ve ölüyorlar. Peribacalarının ve geniş boş arazinin yüzeyi çöllerdeki gibi kum dalgaları ile kaplanmış. Kırgıbayır denen bu şekiller az eğimli yamaçlarda beyaz dalgalar gibi göz alabildiğine uzanıyor. Peribacaları kadar ilgi çeken bir başka doğal ve tarihi yapı karışımı da yeraltı şehirleri. Tıpkı peribacalarının olduğu gibi yeraltı şehirlerinin de yöre halkı arasında hikayeleri ve efsaneleri var. Kiminde inanılmaz hazineler olduğu kiminde yaratıklar olduğuna dair söylentiler dolaşıyor kulaklarda... Avanos’taki Özkonak yeraltı şehri ve Ürgüp’de Maziköy yeraltı şehrinin yanısıra, Kaymaklı, Özlüce, Tatlarin, Kavlaktepe yeraltı şehirleri Kapadokya yöresine dağılmış durumda. AVANOS’TA KIZILIRMAK’IN VE ERCİYES’İN DANSI Kapadokya’nın can damarı Kızılırmak’a doğru gidiyoruz. Türkiye’nin en uzun akarsuyu bir kavis çizerek Avanos bölgesini diğer yörelerden ayırıyor. Rengini ve adını Avanos’un kızıl kilinden alan Kızılırmak uzaklarda beliren Erciyes’in dumanlı ulu doruğu ile güzel bir manzara oluşturuyor. Bizi Avanos sabahının soğuk havası karşılıyor. Avanos’un havası için ‘Sibirya soğuğu’ diyor bazı dostlar. Haklı olduklarını buz kesen kulaklarımdan anladım. Avanos’un Kızılırmak’a paralel uzanan caddesi ilçenin merkezi konumunda. Avanos’ta cadde üzerindeki her üç dükkandan biri çömlekçi desek yeridir. Kimisi sadece sergi ve satış yapıyor kimisi küçük bir atölyede üretim yapıyor. İsteyen turistler için çömlek yapımını gösteriyorlar. Avanos’ta diğer yöreler gibi yeraltı şehirleri üzerine kurulmuş. Atölyeler genelde bu yeraltı şehirlerine açılan odalara sahip. Özkonak yeraltı şehrinin ve daha açılmayan onlarca bölümün üzerinde yükseliyor Avanos. Kapadokya’ya özgü tarihi taş konaklar (Son yıllarda Asmalı Konak adlı tv diziyle yakından görülen taş konaklar) bugün otel ya da pansiyon olarak tekrar düzenlenmiş. Bu konaklar ya yeraltı şehirlerinin üzerine kurulmuş ve bodrumları buralara açılıyor ya da yeraltı şehirlerinin çıkış noktasında bulunuyorlar. Tarihi yapıların birçoğunun pansiyonlara dönüştürüldüğü Avanos’ta bende böyle bir pansiyonda kaldım: Venessa Pansiyon. 4 tarihi evden oluşan pansiyonda üç kat yeraltı şehir odası ve girişi bulunuyor. Pansiyonun Kapadokya’ya bakan iki teras katında isterseniz manzaranın tadını çıkarabilirsiniz isterseniz çömlek atölyesine inebiliyorsunuz. Venessa Pansiyonu’nun sahibi ve aynı zamanda yörenin tanınmış isimlerinden Mükremin Tokmak misafirleriyle tek tek ilgileniyor ve tadına doyulmaz Kapadokya sohbetleri yapıyor. Turizmin getiri ve götürülerini bakın nasıl değerlendiriyor Mükremin Tokmak: “80’lerden günümüze Kapadokya önemli bir turizm alanı haline geldi. Turizmin yoğunlaşması ile yer yer hem mimari açıdan hem de insani açıdan bozulmaların yaşandığını görüyoruz. Turizmin çok bulaşmadığı yerlerde ise eski sıcaklık kendini gösteriyor. Ben feodalizme karşıyım ama feodalizmin insan sıcaklığını seviyorum. Kahve içirmeden, ayran vermeden kapımın önünden geçirmem.” Tokmak aynı zamanda Kapadokya ve Avanos’a ait geniş bir fotoğraf koleksiyonuna sahip. Bu dut ağacı ki, Hacı Bektaş’a yol göstermişti. Dergahın etrafı da Alevi deyişleri, kitapları, Hacıbektaş hediyelik eşyaları, Hacıbektaş taşından yapılma tesbihler, anahtarlıkların satıldığı yerlerle çevrelenmiş. Ne kadar gezersek gezelim ve ne kadar anlatırsak anlatalım Kapadokya’yı anlatmak yetersiz kalacak. Ihlara Vadisi’ni gezmeden, Zelve ve Paşabağı’nı görmeden, Gülşehri’nde konaklamadan, Uçhisar’da güneş doğuşuna tanık olmadan Kapadokya anlatılabilir mi? Her gezenin kaşif olabileceği bu sihirli topraklarda siz de içinizdeki kaşifi uyandırabilirsiniz. DERECİKALAN KÖYÜNDEN ALINTI YAPILMIŞTIR